Anıl Kıral

Let flipism chart your ramble!


David Gilmour: Live at Pompeii

18 Aralık 2017 Kültür

Müziğin altın çağından geriye çok az kişi kaldı. İsimler ne kadar azalsa da hala izleyebileceğimiz, dinleyebileceğimiz çok ama çok değerli isimler bulunuyor. Bunların başında da tabii ki İngilizlerin altın çocuğu, belki de progressive rock terimini iyice bize benimseten Pink Floyd geliyor. Grup dağılmış olsa bile hala grup üyeleri turnelerde kendi şarkılarını ve Pink Floyd şarkılarını sahnede dinleyicileriyle buluşturmaya devam ediyor. Son bir kaç senedir de bu isimler sadece sahneden değil, sinema salonlarından da bizlere kendilerini duyurmaya başladılar.

David Gilmour’un Live at Pompeii filminden önce aslında bu işi Roger Waters The Wall ile yapmıştı. Bu sefer de David Gilmour seneler sonra Pompeii’ye dönüş konserini perdeden bize izletmeye karar vermiş. Sanırım Pompeii’nin Pink Floyd tarihindeki yeri tüm yaşanmışlıklardan daha farklı. Ünlenmeye başladıkları ilk zamanlarda Pink Floyd 3 gün boyunca burada hiç ara vermeden müzik yapıyor. Bununla ilgili kısa bir belgesel de mevcut. Bir çok Pink Floyd hayranı tarafından bu konser tanrıya verilen konser olarak geçiyor kayıtlarda. David Gilmour için bu kadar önemli bir hatıraya çok uzun seneler sonra dönüş yapıp, aynı yerde aynı kalitede bir konser vermenin duygusunu tahmin bile edemiyorum.

Roger Waters ve David Gilmour tartışmasına girmek bile istemiyorum çünkü bu zaten yaklaşık 20 senedir tartışılan ve bir 20 sene daha tartışılsa çözülemeyecek bir konu. Tartışmanın çözülememesi tamamiyle iki farklı tarza sahip olmaları aslında. Bu yüzden bu ikiliyi ne kadar konuşursanız konuşun hiç birisi birbirinden üstün gelemiyor. Yalnızca birbirlerinden farklı yönlerini ortaya çıkararak bu ikiliyi anlayabilir ve tanıyabilirsiniz. Roger Waters her zaman şovuyla ve şarkı sözleriyle öne çıkan bir sanatçı iken, David Gilmour sadece müziğini konuşturarak sanat hayatına devam etmiş. Bu karakteristik özelliklerini de her ikisinin filminde görebiliyorsunuz. The Wall daha çok sahne şovuna dayanan bir filmken, Live at Pompeii müzik odaklı, konseri canlı izliyormuşsunuz hissi uyandıran bir film olmuş. Bu yüzden müzik hayatlarında olduğu gibi bu iki eseri de karşılaştırmak son derece yanlış çünkü yine farklı tarzlarda, farklı kategorilerde ikisi de başlı başına muhteşem eserler olmuş.

Live at Pompeii’de en büyük deneyiminiz kuşkusuz David Gilmour’un gitarı olacaktır. Bana göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi üç gitaristinden birisi olan -belki de en iyisi- ve bu sıfatı da çok uzun seneler boyunca saklayacak olan David Gilmour yine kendine yakışan bir şekilde çalmış. Özellikle biraz klişe olsa da Comfortably Numb şarkısındaki soloyu hiç bir konser kaydında görmedim diyebilirim. David Gilmour’un solosunun bir kısmında adeta dünya ile tek bağınız Gilmour’un gitarı oluyor, başka bir şey düşünmeden, nefes almadan soloya odaklanmış buluyorsunuz kendinizi. Bunun yanında yine High Hopes, The Great Gig In The Sky, Wish You Were Here ve yeni albümünden Rattle That Lock gibi şarkıların çok güzel yorumlamalarını da Live at Pompeii’de bulabilirsiniz.

Sahnedeki sanatçıların hepsi birbirinden yetenekli. Ancak maalesef ne Roger Waters ne de David Gilmour her zaman Pink Floyd içinde hayal ediliyor. Bu yüzden yanlarında kim olursa olsun biraz sönük kalıyorlar. Örnek vermem gerekirse, One Of These Days parçası çalınırken Nick Mason‘ın o efsane bateri solosunu bekliyorsunuz. Bu kalitede bir soloyu göremeyince de biraz hayal kırıklığı oluyor. Yine de ne olursa olsun konseri bütünüyle ele aldığınızda unutulmaz bir müzik şöleni sizi bekliyor.

En kötü haberi en sona sakladım. Eğer şu an bu yazıyı okurken bu gösterime gitmediyseniz maalesef bir daha gitme şansınız yok. Roger Waters gibi David Gilmour’da bu gösterimi yalnız tek bir gün ve tek bir seans olarak yayınladı. Bundan sonra DVD’nin çıkmasını beklemeniz gerekiyor. Kısa süre içerisinde çıkacağını düşünüyorum bu yüzden takipte kalıp çıktığı gibi izlemenizi öneririm.


© 2018 Anıl Kıral